Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol "Yeni Dünya Düzeni İnşa Sürecinde Türk Dış Politikası"nı anlattı
  |   |

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi ve Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Kurucu Başkanı Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol, "Yeni Dünya Düzeni İnşa Sürecinde Türk Dış Politikası: Nasıl Bir Türkiye?" konulu konferansıyla Üniversitemizin konuğu oldu.
Rektörümüz Prof. Dr. A. Kemal Çelebi, Rektör Yardımcımız Prof. Dr. Muzaffer Tepekaya, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Mıynat, Rektör Danışmanı Doç. Dr. Ali Çipiloğlu, Fen Edebiyat Fakültesi Dekan Yardımcıları Doç. Dr. Kamil Şirin ve Dr. Öğr. Üyesi İlker Mümin Çağlar, öğretim üyeleri ve çok sayıda öğrencinin katıldığı konferans, 28 Kasım 2018 tarihinde Prof. Ümit Doğay Arınç Kültür Merkezinde gerçekleştirildi.
"Türk dış politikasının alacağı boyut, inşa halindeki yeni dünya düzeni ile belli olacak."
Türk dış politikasının alacağı boyutun, çok büyük ölçüde iç siyaseti de belirleyeceğini söyleyen Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol, "Türk dış politikasının alacağı boyut, inşa halindeki yeni dünya düzeni ile belli olacak. Yeni dünya düzeninde karşımıza çıkan tablo, yeni Türkiye ile ilgili sorularımıza da cevap verecek. Bu da Amerika'nın şu an ortaya koyduğu politika ve buna karşılık ötekilerin Amerika'ya karşı yürüttüğü mücadele ile ilgili olacak. 
Siyasi tarihimize baktığımızda tarihin tekerrürden ibaret olduğunu, Türkiye'deki kırılma noktalarının 100-150 yıl öncesinde olduğu gibi bugün de yeni dünya düzeni sürecindeki kırılma noktalarıyla oldukça paralel ve bağımlı olduğunu görürsünüz. Yeni dünya düzeni; 1991'de soğuk savaşın sona ermesiyle, ABD'nin aslında tek güç olarak ortaya çıkması ve bunu pekiştirmesi sürecini işaret ediyor. ABD aslında 2001'e kadar yeni dünya düzeninin adını koymuştu. Bu anlamda kendisine rakip görmüyordu ama potansiyel rakip olarak gördüklerini bir değerlendirme sürecinden geçiriyordu. ABD 1991'den 2001'e kadar bakıldığında, Afganistan'ın işgali ile birlikte, 11 Eylül sonrası kendisini çok net bir şekilde dünyanın jandarması olarak ilan etti. 11 Eylül'e kadar bu güce karşı ciddi anlamda bir direniş söz konusu değilken, o günden bugüne kadar ABD, dünya gerçeği ile çok hızlı bir şekilde yüzleşme noktasına geldi. 11 Eylül'de Bush tüm dünyaya, "Ya bizimlesiniz ya teröristlerle" demiş ve tüm dünya ABD'ye karşı sessiz bir kabulleniş içine girmişti. 11 Eylül'den hemen önce Şanghay İşbirliği Örgütü kurulmuştu. Bu örgütün kurulmasına giden süreçte örgüt üyeleri çok kutuplu bir dünyadan yana oldukları mesajını vermişlerdi. ABD, Haziran 2001'de Avrasya merkezli olan bu kendisine meydan okumanın somut ipucunu gördü ki Zbigniew Brzezinski'nin de bu konuda ortaya koyduğu endişeler hayata geçmeye başladı. ABD sonrasında da Avrasya'nın merkezine müdahale etmek suretiyle, o kayıp sayılan 10 yılı çok hızlı bir şekilde telafi etmek istedi. Sadece Rusya ve Çin'i karşısına almakla kalmadı, sahip olduğu müttefikleri ve Batı bloğunu bile kaybetmeye başladı. Önceden küreselleşmeyi dayatırken, bugün ulus devlet sürecine girdi ve hızlı bir şekilde içine kapanmaya başladı. Sınırlar ötesinde güvenlik arayışındayken, bugün sınırlarına asker yığmak zorunda kalan bir ülke haline dönüştü. 
"Türkiye; Avrasya İşbirliği ve Eylem Plânında, Rusya ile birlikte ABD'ye 'Biz çok kutuplu bir dünyadan yanayız' mesajını verir."
İşte Batı bloğu içindeki bu durum, tüm dünyada bir güç boşluğuna yol açmıştır. Dünyada bu güç boşluğunu doldurmaya yönelik yeni ittifak arayışları söz konusudur. Batı'nın ABD ile yaşadığı süreç, aslında 11 Eylül sonrasında Türkiye ile arasında ortaya çıkmıştı. 16 Kasım'da Avrasya İşbirliği ve Eylem Plânı imzalandı. Türkiye, 16 Kasım 2001'e kadar NATO'da ABD'nin müttefikidir. Ancak 16 Kasım 2001'de Türkiye'nin cevabı çok farklıdır. Türkiye, Avrasya İşbirliği ve Eylem Plânında Rusya ile birlikte ABD'ye 'Biz çok kutuplu bir dünyadan yanayız' mesajını verir. ABD'ye 'Senin tek kutuplu bir dünya anlayışına karşı çıkıyoruz ve Avrasya merkezli bu plânına karşı mücadele edeceğiz' denmiştir. 16 Kasım 2001 itibariyle de Türkiye'ye karşı operasyonlar başlamıştır. Türkiye Rusya ile farklı bir süreç başlatmış, Rusya ile dış politikasına dengeyi getirmiş ve ABD'ye bağımsız bir dış politika yürüteceğini, gerekirse Avrasya bazlı yeni dünya düzeni inşa sürecinde, karşı karşıya gelmeyi de göze alacağını söylemiştir. 
Türkiye, Mart 2002'de bunu net bir şekilde ortaya koymuş ve Türkiye-Rusya-İran üçlüsü gündeme gelmiştir. Astana bağlamında ifade edilen bu üçlü, aslında 2002'de ortaya konulan politikanın ta kendisidir. Rusya ile ne zaman bağımızı kaybettiysek, Batı ile ilişkilerimizde bir kabulleniş içine girmişizdir. Batının Osmanlı ya da Türkiye Cumhuriyetini bir şekilde yeniden yapılandırması karşısında, çok ciddi bir reaksiyon ortaya koyamamışızdır. Biz dış politikada dengeyi kaybettiğimiz andan itibaren tek taraflı bir ilişkiye ve devletin üçüncü bir aktör tarafından yeniden inşasına bir anlamda boyun eğmek zorunda kalmışızdır. 
"Türkiye dengeye dayalı bir dış politika yürütmek suretiyle, kendi eksenini inşa etmeye çalışmaktadır."
Şu an merkeze oturtulan politikayla birlikte Türkiye; sadece dış politikada değil, iç politikasında da ciddi bir değişim sürecine girmiştir. Türkiye artık daha tecrübeli ve dikkatlidir. 1946'da dış dinamiklerin dayatmasıyla çok partili hayata geçen Türkiye'de 16 Nisanda referanduma tabi tuttuğumuz şey, 1946'da bize dayatılan sistemin reddidir. Türkiye'nin kendi tarihsel tecrübelerine yönelik bir modelin inşa sürecidir. Geldiğimiz aşama ile Türkiye; yeni dünya düzenindeki bu istikrarsızlığı, bu bölünmüşlüğü ve güç mücadelesini kullanmak suretiyle öncelikle kendisine bir manevra alanı oluşturmakta ve kendi içinde de bir dönüşüm süreci gerçekleştirmektedir. Türkiye bugün sahip olduğu jeopolitik avantajı, tekrar denge politikası uygulamaya yönelik olarak kullanma imkânına sahip olmuştur. Bundan dolayı herhangi bir ülkeyle de çok net bir ittifak ilişkisine girmemiştir. Rusya ile ilişkilerimiz çok iyidir ama çerçevesi bellidir. AB ile ilişkiler yeniden tanımlanma sürecindedir. ABD ile de aynı şekildedir. Yani Türkiye dengeye dayalı bir dış politika yürütmek suretiyle, kendi eksenini inşa etmeye çalışmaktadır. Türkiye'nin çevresiyle her şeye rağmen ilişkilerini kuvvetlendirmesinin altında da bu yatmaktadır. Kuzey Irak ve Kuzey Suriye noktasında da hiçbir şekilde taviz kabul etmeyen bir duruşu söz konusudur. Türkiye sert güce dayalı yeni anlayışıyla birlikte, dünyadaki yerini almaya çalışmaktadır ki Türk Silahlı Kuvvetlerinin sahada daha operasyonel hale gelmesinin altında da bu yatar" diye konuştu.  
Konferansın ardından gelen çok sayıda soruyu da cevaplayan Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol'un teşekkür belgesi ve çiçeği, Rektörümüz Prof. Dr. A. Kemal Çelebi tarafından takdim edildi.
 
 

Haber: Protokol Basın ve Halkla İlişkiler Koordinatörlüğü ||  basin.cbu.edu.tr ||  basin@cbu.edu.tr ||  0236 201 10 70 ||  0236 201 10 71
 Okunma Sayısı:  469